ELİF Savaş Felsen – Hüthüt Kuşu

İnternette yazmak, okyanusa içinde mesaj olan şişe salmak gibi birşey. Benim şişemi siz buldunuz.

Alaturka Tuvaletten

Bazen ben kendim kendiliğimden kendimi bilmiyorum da, kendi kendimi kendim kendime bir şekilde izah ediyor.

Son üç gündür gece deliksiz uyuyamadığım gibi, üstelik uyuduğumda da birden uyanıverip kendimi evin başka bir köşesinde, bir kabusla boğuşurken buluyorum.

Konser monser stresi değil. Konser hep var. Belli ki kitap stres etti beni. Kitabın kitabevlerine dağıtılmış ve görücüye çıkmış olması kendi kendine stres.  Bazı internet kitapçılarında kitap sayfası yanlış. 170 bilmemne sayfalık kitaba 64 diye bilgi yazmışlar. Sonra satır sonu kelime bölmelerinde hatalar olduğu haberi geldi. Her cümlesinin üstünden kırk kere geçilmiş bir kitap, sonunda bilgisayar dizicisinin lanetine uğradı. Olabilir dedik. Sonuçta gramer hatası değil. Yazarın elinden gelmiş de becerilememiş bir olay değil. Olabilir. İnternet kitapçılarına da mesaj yolladık. Bazıları düzeltmiş.

Ama kendim böyle dememiş ki, bütün uyurgezerlik hallerim, bütün şiddetiyle üzerime harpuldamış durumda.

Herkesin tekrarlayan ya da ana teması benzer kabusları vardır. Ben de her normal anormal insan gibi, yatağın üstünde, duvarlarda dev örümcekler, hamamböcekleri görürüm. Ama bir de bende duvarların içine çekilip yokolan insanlar kabusu vardır ki, değmeyin tadına gitsin! Sevdiğim, önem verdiğim birileri ya yatağın köşesinden kayar, ya kapının içine çekilir ve ben orada sıkışıp kalmış insanları kurtarmak için can hıraş boğuşup dururum. Bir de üzerine uyurgezer olduğumdan, öyle normal insanlar gibi yattığım yerde acı çekmem; kalkar, kapıları kırmaya, yatakları kaldırmaya çalışır, bunları yaparken de bazen yaralanırım. Gerçek dünyada çığlık ve gürültelerden uyanıp da imdadıma koşan kişi de beni ne kadar uyandırıp, elimi ayağımı bandajlamaya çalışsa, o kadar hiddetlenir, yardım etmediği için ona da saldırırım!

Neyse ki bu olaylar çok çok ender olan olaylar. Yoksa evde ne kapı, ne duvar, ne de bende kırılmamış parmak kalacak.

Dün gece gördüğüm kabusta motif benzer ama kurtarmaya çalıştığım yoktu. Herhalde besılmış kitap yan gider hissiyatı içindeydim rüyamda bile! Çok sevdiğim bir akrabam hastaymış, ona bakmak için başka akrabalarımın yanına taşımışlar. Ama sonra ne olduysa oldu, o hasta akraba alaturka tuvalet tarafından yutuldu, veya orada eridi ve tuvaletin derinliklerinden dışarıya bakan iki göz haline geldi. Çok üzüldüm ama bir ağrısı ve acısı yoktu. Ve tam olarak da kendinde değildi. Artık ölümü bekleniyordu ve ölene kadar orada dikkatle bakılacaktı- yani üzerine basılmayacak, birşeye ihtiyacı olursa derhal yardımına yetişilecek. Tuvaletin içiyle bir olmak ve iki bakar göz haline gelmek normal birşeymiş gibi.

Bir zaman dedemin üzerimde yattığını görmüştüm bir kabusta. Sonra duvar tarafından yatağın arasına kayıverdi ve tutamadım. Aradan da çıkaramadım. Ertesi gün öldüğü haberi geldi. Doğaüstü birşey değil- hastahaneye kaldırmışlardı. Ben de her Türk gibi, yaşlı insan hastahaneye kaldırıldı mı, oraya iyileştirilmeye değil, ölmeye götürülmüştür diye düşünürüm. Ancak bu ülkede hastahaneye kaldırılıp ölene şaşarlar. Belli ki o düşüncemin kabusuydu bu.

14 sene önce bugün evlenmişim Brian’la. Ben yıldönümü filan pek anlamam. Birisi hatırlatmasa kendi doğumgünümü atlarım. Değer vermediğimden, ukalalığımdan değil. Duyularımda bir eksiklik olsa gerek. Dünyanın güneş etrafında kaç tur attığıyla benim günlük yaşamımın bağdaşmasını tam bağdaştırabilmiş değilim. Evlilik de hergün kendisiyle önemliyse, kaç yıl önce yüzük takıldığının ne önemi var? Birbirinin boğazına sarılmış 50 yıllık evlilikler çok mu kutlanası şeyler? Üstelik, evleneceğin gün, tanışıp birlikte olmaya başladığın güne göre o kadar önemsiz ki! Herkese uyar mı, şu restoran o gün boş mudur, trafik nasıl olur acaba? Haydi şu günde karar kılalım. Oysa tanıştığın gün daha enteresan. Nasıl olmuştu da olmuştu hikayesi.

Biz de 14 yılı devirmişiz. New York’ta, bir Türk restoranında evlendik. Çok dansettik, çok yemek yedik. Konu tuvaletten açılmışken, ben restorana blucinle gidip, gelinliğimi tuvalette giymiştim. Garson kızlar Limuzin’le gelen gelin beklerken, ben tuvaletten çıkınca apışıp kalmışlardı. Çok eğlendik. Çok güldük.

Halbuki bu olaydan iki sene önce bir arkadaşım Brian’la tanıştırdı beni. Tokalaştık ve ben onunla evleneceğimi o andan itibaren biliyordum. Birlikteliğimiz de o gün başladı. Daha enteresan bir hikaye değil mi?

Bu kadar laftan sonra, ukalalıktan değil diye yazmam biraz hoş olmamış. Demek ukalalık açısı da var. Ama dik açı değil. Çünkü bütün bu yazdıklarıma rağmen herşeyi kutlamayı severim ben! Özel yemekler yaparım, mesajlar yollarım, partiler veririm. Ama o gün özel olarak çok özel olacak ve ben illa özel olarak mutlu olacağım diye bir beklentim olmaz. Hah! İşte o noktada duyu eksikliğim var benim.

Herneyse yaaaa, hala kafamın bir köşesinde alaturka tuvaletten yarı baygın bakan bir çift göz var. Gidip bizim evlilik fotoğraflarına filan baksam geçer mi acaba?

Sevgilim Puççini, ayak falı ve

Puccini’nin Tosca’sı Cdçalarda. İhtilal rüzgarları esen Roma’da opera yıldızı kadın asi ressama aşık, burnundan sperm akan polis şefi opera yıldızı kadına aşık, (neyse ki) ressam opera yıldızına aşık, kadın polis şefini döner bıçağıyla değil ama bonfile bıçağıyla bıçaklar (hem de gayet stilistik-ritüelistik bir sahne), ressam kurşuna dizilir, opera yıldızı acısından Allah Allah diye bağırınır ve camdan atlar. Onlare ermiş ölümüne, biz çıkalım teneşir tahtasına.

Geç Romantik, sert, köşeli, hiçbirşeyden sakınmayan, bir adım geri atmayan müzik. Bir zaman New Yorker’da bir eleştirmenin Metropolitan Operası’nda sahneye konulan yeni bir Tosca’yı yerden yere vurması sırasında yazdığı bir cümle çok hoşuma gitmişti. Diyordu ki, özellikle inadına rezil edilmemişse her zaman seyredilecek birşeyler bulunabilecek ama mesela Callas ve Gobbi tarafından söyleniyorsa Rembrant’ın yönettiği bir B-filmi kadar zevkli bir opera.

B-movie (benim kaba tercümemle B-filmi) demek pop kültürüne reverans yapan, yüksek kültürel hırsları olmayan film demek. Callas ve Gobbi en ünlü Tosca çiftlerindendir. Callas soprano, Gobbi tenor. Rembrant, en büyük ressamlardan. Bu kadar dipnotlu bir cümleyi illa buraya yazacağım diye inat ettiğim için özür dilerim ama çok cuk bir cümle.

Neyse, şimdi şu operayı oğlan yerde oturmuş, hem şato dikiyor yerde hem de bildiği melodilerini mırıldanıyor, ben de buraya yazıyorum, Brian da işlerini bitirmeye çalışıyorken dinliyorum. Gayet leziz bir durum. Üstelik o bahsedilen çiftin kaydını dinliyoruz. Ama ayakta hazrolda filan değilim. Sinirinden ağzı köpüren polis şefinin aryasını dinliyorum, ağzı köpürerek söyleyen bir bariton tarafından. Hem bestecisi kubura otururdu, hem de bariton. Hem de kemancısı, hem de orkestra şefi. Hikaye gayet soap opera. Hisler heyecanlı ve kanlı. İçim ağızlar gibi köpürür, heyecana gelirim, gözlerim yaşarır, tansiyonum çıkar ama kendimi şaşırmam. Üstelik pek sevdiğim bir operadır.

Bu kadar lafı neden ediyorum? Gediğine oturttuğumda ağırlığı hissedilsin diye. Demek kuyruğumda hala bir sızı var. Şöyle ki Türkiye’deki konuşmaya değmeyecek kadar kısa opera kariyerimde bir gazete- Radikal miydi?- benimle röportaj yapmıştı. Filmle ilgili, opera ile ilgili. Orada demiştim ki, operayı çok ciddiye almamalı, hikayeleri aşk meşk, katliam. İtalya’da kasabın dilinde ıslık. Gelin, seyredin. Herkese hitap eder. Yüksek bir sanattır deyip kaçınmamalı.

İnsani duygulardan bahsediyoruz, kültür farklarına rağmen bazıları çok dillidir. Öyle değil mi? Efenim tüberkilozdan giderken yan yatmış yüksek nota bağırılır mı gibi aşırı gerçekçilik sevdasından vazgeçip, boşlukları hayal gücüyle doldurup zevkine varmalı. opera gibisi yoktur: bütün sanatların omuz omuza verip ortaya çıkarttığı, insanlığın en şiddetli hislerine tercüman bir sanat.

Ha, daha ince ruhsal hallerden bahseden, daha yüksek operalar da var tabii. Ama bu Tosca böylesi işte.

Neyse, hafif gönüllülüğüm engizisyon mahkemesinin gözüne takıldı o zamanlar. Yukarılardan kulaktan kulağa bir gürüldeme geldi: Sanatçılarımızın yıllarca okullara gidip öğrendiği bu ZOR sanatı böyle basite indirgemesin. Zaten bizden izinsiz röportajhomurhomurhomur. (Amerika’da 5 yıl kadar yaşayıp dönmüştüm memlekete. Töresi, geleneği bu kadar mı çabuk unutulur? Aksanım bozulmamıştı ama aklıma geleni söyleyebileceğimi sanır olmuştum demek.)

En samimi arabesk ile (samiminin altını çiziyorum) en samimi arya arasında fark göremiyorum ben.  Üstelik biraz cep doldurmak için yazılmış operalar, başka eserinden çalıntı yapıp melodiyi orada burada tekrarlamış besteciler de vardır. Ne olur? Sanatın değeri nedir? Çalınırken takınılan ekşimik surat mı? Yazılıyorken şiddetinden titremek şart mıdır, yoksa bazı titrenmişler ve bazı titrenmemişler, bestecisinden ayrı olarak tartılabilinir mi? Klasik müzik bestecilerinin ve icracılarının hayat maceralarını bilenler, o dünyanın ne renkli, ne karmaşık ve ne “aynen hayat gibi” olduğunu bilirler. Tabii belki bir tek kurumda eğitim görüp, öbür tek kuruma geçip emekliliğe kadar hayat sürdürülünce renkleri görmekte zorluk çekiliniyor olabilinir.

Japonya’da bir kült varmış da dur demişler: ayak falı filan. Uzun parmak, kısa parmak, tombiş tepe. Yüksek köprü. Buna göre sağlık, sosyal, gelecek, kariyer, evlilik, meslek. Bu kültün lideri insanları binlerce Yen para borçları altına sokmaya başlayınca höt demişler. El falı, ayak falı. Yıldız falı, kart falı. Kahve ve çay falı. Din falı (hani bizden olursan cennet, olmazsan cehennem). Benim falımda da heyt beah diye çığlık basıp, evi toplayıp buralara gelmek varmış. (Sırf bu ropörtajın başıma açtıkları değil tabii. Başka şeyler de var ama bir tek konuya dikkat toplanınca hikaye anlatımı daha güçlü ve dramatik oluyor.) O zamanlar fal baktırmış olsaydım, eşya toplarken o kadar sinirli olmazdım. (Sinirli de değildim doğrusu ama son cümle olarak çok hoş durdu. Ne de olsa operatik bir kişiliğim. abartmam lazım.)

Kenar köşe

Tastoli soruyor: Evinin en sevdiğin köşesi?

Eyvah! Sevgili Tastoli mimlemiş, çok da hoş bir konu ama ödevde fotoğraf çekmek de var. Şimdi o bölümü yapamayacağım. Neden? Çünkü fotoğrafları bilgisayara yükeltemeyeceğim. Yükeltirim yükeltmesine ama haftasonunu bulacak, oysa mimlenmekte insanın üzerine bir acelecilik hali serpiştiren bir… acillik hissi var!

Ama anlatırım. Evimin en sevdiğim köşesi, benim olduğum köşedir. Haydi! İyi mi? Bizim evin yaz köşesi, kış köşesi, misafir köşesi filan yok.  Her köşe köşedir. Mutfağın bile köşesi yok. Bazen atıyorum bilgisayarı bir yere, ayakta birşeyler yazıyorum. Bir bakmışım iki saattir ayaktayım. Piyanonun önü, eğer egzersizim iyi gidiyorsa o anda en sevdiğim köşe. Ama yok, böyle mıncık mıncık iki düğüm bir ilmik gibi adi bir eser tarafından esir alınmışsam ve eser derhal öğrenilip provaya gidilmeyi bekliyorsa o köşeden nefret ediyorum.

Küçücük bir odamız var. O küçücük odada Anatol’un küçücük masası, sandalyesi ve kanape. O resim yapar ve ben kitap okurken o köşeye sarılıp öpesim geliyor. Ama bazen o kanape üzerine atılmış oyuncak ve giysi ve oyuncak ve giysiden seçilmez hale geliyor. işte o zaman bozuşuyoruz. Beş gün girmiyorum o odaya. Dersini alsın diye.

Salonda yere piknik örtüsü yayıyoruz haftada bir. Şarap, ekmek, peynir, her neyse. Duvara da bir film projekte ediyoruz. O köşe benim köşem oluyor. Ben de köşe oluyorum o köşede. Hava limonata gibiyken dışarıda, arı kuşlarının vızıltısı eşliğinde oturuyorum. Değmeyin keyfime. Duşun içine oturuyorum bazen. Kafamdan aşağı yağmur suyu. Bütün ev selde gitse, bir tek o kabin kalsa, o an mutluluğum bozulmaz.

Ne demişler? Evin hangi köşesi beni mutlu eder diye sormayacaksın. Evin hangi köşesini beni mutlu eder hale getiririm diye soracaksın. Ya da hiçbirşey sormayacaksın. Ama mutlu olduğun anın altını çizeceksin ki gözden kaçmasın.

Bu arada kitaptan haber yazayım. Mart’ın beşinde kitapçılarda. Benim ana sayfamda satılmaya başladı bile: www.elifsavas.com . Pandora’nın internet sitesinde de Mart’ın beşinde satılmaya başlanacak diyor. Bir de hoş bir kritik atmışlar altına. Sürpriz oldu.

Turkish Jounal da röportaj yaptı benimle geçenlerde. Şuradan okumak mümkün: Turkish Journal Röportajı.

Kısacası, Büyükler İçin 17 Masal yoluna çıktı. Şimdi mesela, ben bunu masada yazıyorum. Ama en kenarında, popomun yarısı sandalyede, yarısı boşlukta. Ha düştüm, ha düşeceğim. Ama kitapla ilgili güzel birşeyler yazıyorum ya, o sandalye köşesi ve masa kenarı nasıl tatlı geliyor! Gözyaşlarına gark olup, sarılasım var keratalara!

© ELİF Savaş Felsen – Hüthüt Kuşu