ELİF Savaş Felsen – Hüthüt Kuşu

İnternette yazmak, okyanusa içinde mesaj olan şişe salmak gibi birşey. Benim şişemi siz buldunuz.

Yor wey değil ulan!

Filipinler’de hani televizyona bir makine bağlıyorsun, ucunda da mikrofon. Sonra bir şarkı koyuyorsun, sözler çıkıyor. Sonra şarkıcılık oynuyorsun. Kareoke. İşte o kareoke yüzünden çok kan dökülüyormuş. En çok da Frank Sinatra’nın My Way şarkısını söylerlerken.

Bu kareoke, Filipinler’de o kadar sevilen birşeymiş ki, bizim adamlar nasıl kayfeye gidiyorlar, burada da adamlar sabahın köründe kareokeye gidiyorlarmış. Ve işte o köy meydanlarında, kareoke barlarda, restoranlarda bir masa bir masaya yan bakınca, hele bir de My Way söyleniyorsa kan gövdeyi götürüyormuş!

Fazlaca maço bir kültür, bir de böyle eğlenmek filan sizin neyinize? Hele şarkı söylemek! Resmen faciaya davet. Hepsini askere alacaksın bunların.

My Way de biraz ukala şarkıdır hani. Ne yaptımsa hkendi başıma buyruk yaptım anlamında. Demek bunların hepsi sözlerin Filipincesi’ni de biliyor ki, iyice sinirlerine dokunuyor. RTÜK MÜTÜK yok mu oralarda da yasaklasın?

Bizim burada hoşuma giden bir Filipin restoranı var. Ve tabii kareoke barı da var. Ama kapısında polis beklemiyor. Acaba makinede My Way mi yok diye düşündüm.

Dün bizim Divan’ın konseri vardı. Yok, My Way söylemedim. Şostakoviç’in feci halde aşık olduğum 7 şarkısı var: soprano, keman, çello ve piyano için. Onları söyledim. Ve de vurulmadım Allaha şükür. Ya iyi söyledim, ya da millet uyumuştu. Farketmediler!

Bazen Brian biryerlerde birşeyler okuyor, sonra belki ilgimi çeker de bloga koyarım diye bana yolluyor. Mesela geçen gün ağzından hamile kalan bir kızın haberini yollamış. Şu Elele Dergisi’ne Seksper köşesinde yazı yazmıştım ya bir ara, orada yazdıklarım benim sitede duruyor. Bazen benim sitenin hangi kelimelerle aranıp bulunduğuna bakıyorum. Ego sörfüne yakın bir olay ama daha çok merakımdan. Oradan gördüğüm kadarıyla oral seksten hamile kalınır mı sorusu en çok benim siteye trafik yönlendiren problem! Cevap belli ama bu haber kafamı karıştırdı şimdi!

Meğer oral seksten hamile kalınırmış. Bu, tabii bekar erkekler için kötü haber. Kendileriyle yatmaya yanaşmayan kızarkadaşlarına eğer ki, aman canııım, oraldan hamile kalmazsın diyorlardıysa, valla bilmem! Eğer kızarkadaşlarının vajinası yoksa mesela…

Haber şöyle:

1988′de, Afrika’nın Lesoto ülkesinde yaşayan bir kızcağızın Mayer-Rokitansky-Küster-Hauser Sendromu varmış. Güzel isim! Herhalde sendrom üzerinde çalışan doktorlar ismini paylaşamadılar. ama alfabe sırasına göre de değil- acaba isim sırasını bilek güreşinde mi kazandılar?

Herneyse, bu sendrom demek oluyormuş ki, kızın vajinası yok! Ama hastahaneye gitmiş, bir de bakmışlar doğum yapmak üzre! Ama neresinden? Onu da bırakın, nasıl hamile kalmış???? Açıklama hem inanılmaz, hem de iğrenç. Hastahane kayıtlarına göre kız, 9 ay, on gün önce karnından bıçaklanıp aynı hastahaneye kaldırılmış. Meğer başka bir oğlanla oral seks sırasında sperm yutmuş, odayı esas oğlan basmış. Kızı karnından bıçaklamış. Yırtılan mideden rahime sperm kaymış. Kızcağız hamile kalmış. Vallah, billah! Bilimsel bir makaleden okudum. Sperm acaip bir yüzücü. Ve dışarıda uzunca sayılan bir zaman hayatta kalabiliyor. Mide asiti spermi öldüremeden, o yoluna çıkmış, vücudun açıklarından yırtıklarından, illa yumurtaya varacağım diye. Bu hamilelikten doğan çocuk herhalde 9 canlıdır.

(Bebeği sezaryen ile almışlar.)

Kısacası, oral seks yaptığınız kızı hemen arkasından bıçaklamayınız, bıçaklattırmayınız. (Heh! Bu cümleye gelecek yorumları düşünebiliyorum ben şimdi. Geçenlerde annem diyor ki- kadıncağız bana gelen bazı yorumları okumuş- blog yazmak için çelik gibi sinirlerin olması lazım, diyor. Ya da benim gibi aldırmaz olacaksın.)

Almışım kemancımı soluma, çellistimi sağıma:

nnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnnn

Konser sonrası, oğlum bahşişlerin azlığından yakınıyor olsa gerek:

ppppppppppppppppppppppppppppp

Su anda çalan müzik

Huey ”Piano” Smith And The Clowns – Don’t You Just Know It

The Proclaimers – I’m Gonna Be (500 Miles)

Bach: Trio Sonata I  Mi bemol major BWV 525

Mozart: Rondo alla Turca

Michael Jackson- I wanna be startin’ somethin’

Brahms- Macar Danslari, no:1

Solomon Burke: Cry to me

Chris Kenner: “They Took My Money.”

Sam Cooke – “You Send Me”

R. Strauss, Eine Alpensinfonie, “Nacht”

Ghana – king onyina-guitar highlife- “aboa a onni dua”

Hedwig and the Angry Inch – “Wig in a Box”

Brahms- Macar Danslari, no 4

Queen – bohemian rhapsody

“Spaghetti Balkan” Figli di Madre Ignota

Pogues, Fairytale of New York.

You make me feel so young. Frank Sinatra.

This land is your land. Woody Guthrie.

Miyav Miyav’ın hatırasına: Sihirli Flüt’ten Gece Kraliçesi’nin aryası.

I can’t help myself: The Four Tops seslendiriyor.

Mary Poppins: a spoonful of sugar (Julie Andrews)

Mozart’in 23 numarali piyano koncertosundan ikinci bolum. (Angela Giulini)

Mahler’in 5. senfonisinden, Adagietto.

Dukas: Buyucunun Ciragi.

Summer Time, soprano Elif Savas soyluyor.

Fritz Wunderlich söylüyor: Verdi’nin Rigoletto’sundan, Mantua Dükü’nün aryası. “La donna e mobile…”

Rahim Alhaj, Taksim Makam Mukhalif

Eric Satie,Gymnopedie, No 1

Leyla Gencer, Bellini’nin Norma Operasi’ndan soyluyor.

Mozart, Sihirli Flut Operasi- uvertur

Corelli, Concerto Grosso, No 2

The Champs’den Tequila.

Blue Swede’den, Hooked on a Feeling.

Jean-Baptiste Lully; Xerxes Balesi’nden.

Elif Savaş, Don Bodin’in film müziklerinden Baba Yaga’nın Valsi’ni seslendiriyor.

Barthelemy de Caix, 2 viol için sonat.

Robert Johnson: Cross Road Blues

Fritz Wunderlich, Schubert’in Die Liebe Farbe adlı lied’ini (şarkısını) söylüyor.

Edith Piaf: Non, je ne regrette rien.

Rubinstein, Chopin prelüd çalıyor.

Piazzola: Muerte del Angel

Bangles: Walk like an Egyptian.

Don Giovanni, Commandatore’yi öldürdü. Mozart’ın Don Giovanni’sinden.

Leon Redbone, Sweet Mama, hurry home or I’ll be gone adlı şarkıyı söylüyor.

Soprano Elif Savaş Felsen, Çaykovski’nin Ninni’sini seslendiriyor.

Prokofiev’in Romeo ve Jülyet Balesi’nden Gavot.

Johann Schop: “Nun Hop Mein Seel den Herren”

Louis Armstrong, Bob Thiele’nin What a Wonderful World adlı şarkısını söylüyor.

Rembetiko’dan, Cakicis (Çakıcı).

Harpist Nancy Allen, Debussy’nin Arabesque adlı eserinin Allegretto Scherzando bölümünü seslendiriyor.

Bernard Herrmann’ın Alfred Hitchcock’in Psycho adlı filmi için yazdığı müzikten.

A Hard Day’s Night. Beatles.

Camille Saint-Saens’ın Hayvanlar Karnavalı’ndan: Akvaryum

Prokofiev’in Dans la cour du Bouffon (Soytarının Sarayında) adlı eseri çalındı.

Al Green, So Tired To Be Alone adli sarkiyi soyluyor.

Soprano Elif Savaş Felsen, Puccini’nin La Rondine operasından, Doretta’nın aryasını seslendirdi.

Dilin çürüsün!

Hatırlayan ve adını bilen varsa, çok eski bir Türk hikayesi vardı- bana detayını yazıversin. Türkler biraraya gelmişler. Yurtlar kurmuşlar- hani çadır anlamında. Bunlarda ziyafet veriliyormuş. Ama sadece kızı olan bir renk çadırda yiyecek, oğlu olan başka çadırda, çocuğu olmayan en berbat çadırda. renklerini hatırlamıyorum şimdi ama kara çadır en kötüsüydü. İşin tuhafı, çocuksuz olanı mı, yoksa sadece kızı olanı mı en kötüsüne yolluyorlardı, onu da hatırlamıyorum.

Bu kadar hatırlanmazın içinde, üzerimde derin bir etkisi olmuştu. Herkesin içinde, çocuğunun cinsiyeti yüzünden damgalanan kadınlar… Bütün bu kalabalığın içinde, bir milletin en önemli toplantısında.

O zamanlar öyleymiş deyip çekilecekken kenara, demek o zaman bir hakaretmiş, yani o zamanlar öyle değilmiş, doğal değilmiş, içgüdüsel değilmiş ama üst üste kötülüğü hatırlatmak gerekilen birşeymiş. Eğer ki o zamanlar kültürel olarak itiş kakışı olmayan bir durum olsaydı bu aşağılık durumu, toplum tarafından hatırlatılması gerekmezdi durmadan. Herkes ne şanslı veya şanssız olduğunu zaten bilirdi. İçi kara olurdu, oturduğu çadırın kara olmasına gerek yok olurdu.

Bu eski Türk hikayelerinde çok sevdiğim deyimler vardır. Mesela “dilin çürüsün” ne feci ve etkili ve derinden bir lanettir. Benim annemin içini kaldırmak için söyleyip durduğum “ölümü ye” lafından daha etkili. Çürüyüp git demiyor, dilin çürüsün diyor. Yaşarken zombileşmek, en azından konuşma hassasını kaybetmek, ağzında, benliğine en yakın yerde çürük bir dil! Fahişeler bile öpmek istemez müşterilerini. O kadar yakındır ağız.

Dün, Hindistan’ın Adaman Adaları’nda yaşayan bir kadın ölmüş. Ölür ölür be kadın! Ölmemin keyfi misin? Ama o kadın, çok çok çok eski bir dilin tek konuşanıymış. Böylece dün bir dil öldü. aman efenim, milletler yokoluyor, bir dil ölmüş, zaten neymiş ki, ben bilmiyorum. Hiç duymadım. Ben duymadıysam zaten var sayılmazdı ki! Ama bu kadının üye olduğu minnacık grup, dünyanın ilk insanlarına çok yakından akraba ve hatta doğrudan genlerini taşıyan tek kabile imiş. Yani sadece bir dil ölmemiş, bir de köprü uçmuş havaya. Yaşayan bir arkeolojik parçanın yokoluşu.

Çok acaip, ama gerçek bir olay vardı: Bir kadın Amazonlar’da araştırma yaparken, yerlilerin  iki tane papağanının, onlardan farklı bir dil konuştuklarını farketmiş. Meğer bu kavim, öbürünü tamamen ortadan kaldırmış ve hatta yemiş. Papağanlarını da kendi köylerine taşımışlar. O kayıp kabilenin dilini konuşan tek canlılar bu canlılar!

Bu hayvanları alıp araştırmalarına devam etmişler ve o kaybolan dile bir küçük anahtar bulmuşlar. ama bir papağan ne der? Ya küfür öğretirler, ya merhaba filan. Tuhaf bir durum.

Ben bunu bir sanat galerisindeki bir eserin açıklamasından öğrenmiştim. Labirent gibi bir odalar yapmışlar, içinde çok büyük kafeslerde papağanlar. Eseri banal bulmuştum ama etkilendiği olay beni çarpmıştı bayağı.

Geçen yüzyılın başında yazılmış Türk kitaplarını okuyunca, orada bazı kelimeler nasıl da içimi sızlatıyor! Yok canım, ben illa öz Türkçe olsun şaşkınlığında değilim. Yabancı kelimeler, bir dilin zenginliğidir. Dir de, dilin zaten olan kelimeleri kuru soğan gibi soyulup soyulup çöpe giderse, o dil altı delik kova gibi birşey olur. Üstüste gelecek ki, yemeğe doyum olmasın. Herbir kelime, insanın ağzında bir hayat, suyu patlayan erik. Bir kelimeyle karşılaşıp, aaaa, o hissin kelime karşılığı buymuş diye sevinmek mesela. Ya da sadece bir yöreye ait, o yörenin kanından canından gelen kelimeler, deyimler. Vallahi insanın canını çektiriyor.

Ben çocukken- çok acaiptim vallahi. Okulda deyimler ve atasözleri kitabı verilirdi sene başında.  En büyük zevklerimden biri onu okumaktı. Yahu, insan hayatı o kitaplardan öğrenebilir yahu! İçi genişler, birkaç insan birden olur!

Chaucer’in Canterbury Hikayeleri’ni okumaya çalışıyorum. Orijinal İngilizce’sinden. Bayağı ilerleyebiliyor insan. Shakespeare’ın oyunlarını okurken azıcık kaşıntı tutuyor bazen, ama cümle cümle, bir öne bir arkaya bakmadan okuduğum yerler oluyor. Eski bir Türkçe kitabı anlamam neredeyse mümkün değil! Elimde sözlük, güya kendi dilimde yazılmış bir şiir okumaya çalışıyorum.

Sadece -izmler değil problem. Tabii alfabe değişince birşeylerde kopukluk oluyor. Ama bu kopukluğun sebebi olamaz. Yazarlar da nesilleriyle birlikte bir öncekinden kopuk sanki. Yazarların tarzlarında bir moda baskısı var. Bugün böyle yazılıyor: haydaa herşey arap-Fars. Öbür gün öyle yazılıyor: haydiii OrtaAsya steplerinden esintiler. Bir dil, rejimler ve izmlerle bu kadar oradan oraya vurulur mu? Yazarların kendi haysiyetleri yok mudur? Din yörüngesinde olunca en ağdalı cümlelerlekonuşacak ve yazacaksınız. Seküler yörüngede acaip, zorlama, daha iyisi varken sırf özentiden İngilizce kelimeler attıracaksınız. Yahu, sanki herkes kıçında kazıkla yazı yazıyor. O kazıklar bir çıksa, ohhhh, binikiyüz yıldır Türkçe diye birşey var. Türkler’in ele geçirdikleri yerlerden aldıkları kelimelerle, özendikleri ülkelerden aldıkları kelimelerle. Şu yaşadığın on yıl değil de mesela kollarımızı açsak şöööyle bir gerinsek, ne diyeceksek desek!

Çayda çok kafein var. Çayı yasaklamalı. Bütün gün tavşankanı diye diye içilecek şey mi? Belki bolca papatya çayı içmeli oralarda. Sakinleştirici birşeyler.

Mesela mecliste sadece nane çayı versinler. Ihlamur. Tam höyküreceklerken oralarda, burunlarına kokusu gelir. Yav kardeşim, bak dünyada ne güzel kokan şeyler var. Yav, aslında ne güzel şeyler var yav. Bak, düşmanının gözleri çakır rengi. Ne güzel, derenin içindeki çakıl taşları gibi!

Çok pozitif bir oğlum var benim. Bir kağıda yazmış. İngilizce. Şakalar: Ben tuvaletten su içerim. Bir de resmini yapmış. Ben görmedim, kağıdın köşesini kopartıp bir not için kullandım. sonra ama kağıdıma ne yapmışsın dedi. Özür diledim. gülümseyip içeriye gitti. arkasına başka kağıt teyplemiş.

Hiç çay içmez. Ya da çooook paşa çayı. O da belki şu beşbuçuk yılında iki kere. Süt sever. Ayran sever. Arasıra şarabımdan, biramdan bir dil alır. Birşeye sevindiği zaman, sokakta hiç tanımadıklarına gidip anlatır. Onları da güldürür.

Kocam kahve içer. Bardak bardak. Sonra çenesi sıkışır, uyuyamaz. Bir ay kahveyi keser. Sonra uykusu gelir, gece çalışması lazım olur, bir ay kahve içer. Bardak bardak.

Oğlana bir kere, öğleden sonra çikolata yersen uyuyamazsın dedim. Bir daha öğleden sonraları ağzına sürmedi.

© ELİF Savaş Felsen – Hüthüt Kuşu